Ergenekon davası öncesi cadı avı

03 Ağustos 2013 by

Ergenekon davası öncesi cadı avı
Silivri’de pazartesi günü yapılacak Ergenekon davası karar duruşması öncesi
herkesi Silivri’ye çağıran TGB, İşçi Partisi ve Aydınlık Gazetesi yöneticilerine
yönelik operasyon başlatıldı. İstanbul ve Ankara’da düzenlenen eş zamanlı
operasyonlarda 15’in üzerinde kişi gözaltına alındı.

Cumhuriyet Haber Portalı

İstanbul- İstanbul’da polis Türkiye Gençlik Birliği (TGB) İl binasında arama
yapıyor. Sabah saatlerinde TGB’nin Beyoğlu’ndaki il binasına gelen polis,
arama başlattı. Bu arada çevrede de çevik kuvvet polisleri geniş güvenlik
önlemi aldı. TGB il binasına çıkan sokakların hepsi kapatıldı.

TGB İstanbul İl Merkezi, TGB İstanbul İl Başkanı Olgu Özdemir, TGB Genel
Başkan Yardımcısı Utku Faik Yılmaz, Aydınlık Gazetesi G. Yayın Yönetmeni
İlker Yücel, İşçi Partisi İstanbul İl Başkanı Osman Bilge Kuruca ve İşçi Partisi
İstanbul İl Yöneticisi Emine Akfırat, Silivri Nöbet çadırının kurucusu Hıdır
Hokka’nın evlerinde arama başlatıldı.

Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi Mustafa Kaya, Ulusal Kanal (Ankara) muhabiri
Mehmet Kıvanç, Aydınlık muhabiri Osman Erbil ve İşçi Partisi Ankara İl
Başkanı Osman Yılmaz’ın da evlerinde arama yapıldığı bildirildi.

“Halkı şiddet eylemlerine ve isyana teşvik”

Şüpheliler hakkında, “halkı şiddet eylemlerine ve isyana teşvik” suçundan
işlem yapılacağı ve devam eden operasyon kapsamında gözaltı sayısının
artabileceği belirtildi.

‘Silivri’ye gidişi engellemek istiyorlar’

TGB Genel Yönetim Kurulu Üyesi Güldane Pekdoğan gözaltılarla ilgili şunları
söyledi:
“İstanbul şubemiz aranıyor. Birçok arkadaşımızın evi, İl Başkanımız Tolga Özdemir,
Genel Başkanımız Çağdaş Cengiz, Genel Yönetim Kurulu Üyemiz Utku Faik Yılmaz
arkadaşlarımızın evleri aranıyor. Sabah çok erken saatlerden başlayarak, evlerde
ve il binamızda giriş söz konusu. Arama kararı hakkında bize bilgi vermiyorlar.
Genel Yönetim Kurulu üyesi olduğum halde bu bilgilere sahip olamıyorum.
Aramaların uzun süreceği söyleniyor. Bizim öngörümüz Vali Hüseyin Avni
Mutlu’nun açıklamasından sonra yurtseverlere çağrı yapmıştık. 5 Ağustos’ta
Silivri’de buluşacaktık. Bunu engellemek ve bu kapsamda arama yapıldığını
düşünüyoruz. Bekliyoruz. Gözaltı kararları olduğunu söylüyorlar. Kimlere ait
olduğunu da bilemiyoruz. Ancak şu an bu söylediğim adreslerde aramalar devam
ediyor. Bunların dışında dost kurum dediğimiz İşçi Partisi İl Başkanı Osman Bilge
Kuruca, vekilen il sekreterliğini yapan Emine Akfırat’ın evlerinde arama halen
devam ediyor. TGB il binasına mahkeme kararı ile giriş yapıldı. Ama mahkeme
kararının detaylarını bilmiyoruz.”

Bastil (Bastille) Gününüz Kutlu Olsun

14 Temmuz 2013 by

14 Temmuz 2013

Bastil (Bastille) Gününüz Kutlu Olsun

Bastil (Bastille) Gününüz Kutlu Olsun

Bu gün, 14 Temmuz, Fransız ihtilaninin 224’üncü yıldönümü. Kimilerine göre bu olay bir devrim, kimilerine göre de, İllüminati’nin dört yıldan beri hazırladığı, Katolik Fransız monarşisine karşı bir sivil darbeydi.

Türkiye’de 28 Mayıs 2013’te başlayan ve hala süregiden protestolar ve direnişler de, egemen sınıflarda benzer bir korkuya yol açmış görünüyor.

Mısır’da, redjebin kankası morsi’nin bir askeri darbeyle devrilmesi de, “gördünüz mü işte! Seçkincilerin, halkın demokratik seçimlerine saygısı olmadığı, bir kez daha kanıtlandı” demelerine yol açtı.

Oysa ne Türkiye Mısır’a benzer, ne de Taksim Meydanı Tahrir Meydanı’na. Ayrıca, ordunun darbe yapma gücünün iğdiş edilmiş olduğu da ortada olduğuna göre, darbe umacısıyla halkı korkutmaya çalışmak, kaçınılmaz sonu geciktirmekten başka işe yaramaz.

Fransız ihtilali sırasında, monarşi paralı askerlerden medet ummuştu; bu gün ise yönetim, maaşlı polis gücünden medet umuyor.

Ne Fransız ihtilali, ne 1917 bolşevik ihtilali, ordu tarafından yapılmamıştı.

20130714-185335.jpg

King of the mountain

09 Temmuz 2013 by

ABD’li Psikiyatr Profesörü Arnold LUDWIG, “in one of the most comprehensive and insightful studies of political leadership ever undertaken”, KING of the MOUNTAIN adlı kitabında, 20’nci Yüzyılda tüm dünyada ülke yönetmiş, Abdülhamid’den Kaddafi’ye, Mao’dan Roosevelt’e, De Gaulle’den Nehru’ya, Churchill’den Hitler’e, Mussolini’den Mandela’ya, Stalin’den Nasır’a ve Arafat’a, 2000 (iki bin) kadar lider hakkındaki 18 yıllık araştırmasının sonucunda,

377 kişiden oluşan belli başlı devlet adamı / lider listesi oluşturmuş etmiş ve onlara 200 kadar değişik kıstasa göre, 1’den 31’e kadar puan vermiş.

PGS (Political Greatness Scale) olarak tanımladığı bu sıralamada örneğin; en cok Roosevelt ve Mao 30’ar puan almışken, Nehru 25, Churchill 22, Golda Meir 12, Fidel Castro 23, Lenin 28, Khomeini 23, Kennedy 15 puan almışlar.

Bir lider; 31 puanla ve “visionary” sıfatıyla, 20’nci yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı / lideri ünvanına hakkıyla layık görülmüş.

O da, Mustafa Kemal ATATÜRK !

(King of the Mountain, The nature of political leadership, by,
Arnold M. LUDWIG, University Press of Kentucky, 2002.- Amazon.com)
__._,_.___

Duydum ki Tayyip, Park Yıkacakmış. Hayal mı görüyorsun? (Çarşı)

29 Haziran 2013 by

Gezi parkı bestesi (“Duydum ki Tayyip, Park Yıkacakmış”) – Bjk çArşı ( HALK TV )

9 June 2013 – 83,627 Views

Duydumki tayyip park yıkacakmıs . Avm yapacakmıs cok gazı varmıs, Hayelmi görüyorsun yoksa rüyamı çarşı geliyor çarşı laylalaylay : ) https://www.facebook.com/nobrain.dke

Gezi Parkı Direnişçileri Güldüren Kareler 2 : “Şiddetle Tavsiye Ederim”

29 Haziran 2013 by

Gezi Parkı Direnişçileri Güldüren Kareler 2 : “Şiddetle Tavsiye Ederim”
6 June 2013 – 5,491 Views

Gezi Parkı Direnişçileri Güldüren Kareler 2 : “Şiddetle Tavsiye Ederim”

Kelime Oyunu’nda Gezi Parkı’na Yaratıcı Gönderme – Umarım İşsiz Kalmazsın İhsan Varol

Türkiye’de ilk kez T24’ün yayımladığı, Pamuk’un yazısı Suddeutche Zeitung ve Guardian gibi dünyanın saygın gazetelerinde yayımlanacak. Orhan Pamuk’un yazısı şöyle:

BOĞULURCASINA ZEHİRLENEN CESUR İNSANLAR

İstanbul’da olup bitenlerin nasıl başladığını ve sokaklarda polisle çatışan ve biber gazıyla boğulurcasına zehirlenen cesur insanları anlamak için kişisel bir hikâye ile başlayayım. İstanbul adlı hatıra kitabımda, bir zamanlar bütün ailemin Nişantaşı’ndaki Pamuk apartmanının dairelerinde yasadığını yazmıştım. Bu apartmanın önünde elli yaşında bir kestane ağacı vardı ve çok şükür hâlâ da var. Aslında 1957 yılında bir gün önümüzden geçen caddeyi genişletmek için belediye bu ağacı kesmeye karar vermişti. Mağrur bürokratlar ve otoriter iktidar sahipleri mahallelinin karşı çıkmasına da aldırmamıştı. Böylece amcam, babam, bizler bütün aile kesileceği gün ve bütün gece sokağa çıktık ve kestane ağacının başında nöbet tuttuk. Bu da hem bizim kestane ağacını korudu, hem de bütün ailenin sık sık hatırlamaktan hoşlandığı ve bizi birleştiren bir hatıra oldu.

TAKSİM’DE HATIRASI OLMAYAN BİRİ OLAMAZ

Taksim meydanı bütün İstanbul’un kestane ağacıdır ve korunmalıdır. İstanbul’da altmış yıldır yaşıyorum ve bu şehirde yaşayıp Taksim ile ilgili bir hatırası olmayan birisini hayal bile edemiyorum. Alışveriş merkezine çevrilmek istenen eski topçu kışlasının ortasında 1930’larda resmi maçların oynandığı mini bir futbol stadyumu vardi.1940ve 1950’lerde Istanbul’un gece hayatının merkezi ünlü Taksim gazinosu Gezi parkının bir köşesindeydi. Sonra bütün bu binalar yıkıldı, ağaçlar kesildi, yenileri dikildi, ve parkın kenarına bir dizi dükkan ve İstanbul’un en ünlü resim galerisi açıldı.1960’larda ileride ressam olunca bu galeride sergi açacağımı hayal ederdim.1970’lerde meydan sol işçi sendikalarının ve sivil toplum kuruluşlarının 1 Mayıs’ı heyecanla kutladığı bir yerdi ve bir dönem bu kutlamalara katıldım. (1977 de 42 kişi çıkan bir kargaşa ve provokasyonda ölmüştü). Gençlik yıllarımda sağ sol, milliyetçi, muhafazakâr, sosyalist, sosyal demokrat her çeşitten siyasi partinin mitingini merakla gider katılır seyrederdim.

BASKICI VE OTORİTER

Hükümet geçen 1 Mayıs’da meydanda gösteri yapılmasını yasakladı. Yeniden yapılması planlanan topçu kışlası ise bütün İstanbulluların bildiği gibi, şehrin merkezindeki bu tek yeşil alanda sıradan bir alışveriş merkezi olacaktı. Milyonlarca kişinin hatıralarını taşıyan bu alanda ve arkasındaki parkta yapılacak bu büyük değişimlerin, İstanbullulara hiç sorulmadan planlanması ve aceleyle ağaç kesme aşamasına gelmesi Erdoğan hükümetinin büyük hatası.

GÜVEN VE UMUT

Bu duyarsız siyasetin kaynağı da hükümetin gittikçe artan baskıcı ve otoriter tutumu hiç şüphesiz. İstanbulluların Taksim de siyasi gösteri yapma hakkından ve hatıralarından kolay vazgeçmeyeceklerini görmek bana gelecek konusunda güven ve umut veriyor.

Çapulcular – Gaz Marşı (Sık Bakalım)

29 Haziran 2013 by

Çapulcular – Gaz Marşı (Sık Bakalım)
8 June 2013 – 97,036 Views

Her sözünde nefretini kusuyorsun

Cumhuriyetin temellerine
Kendini delikanlı sanıyorsun amma
Cesaretin yok korumasız gezmeye
Attın içeri tüm vatanseverleri
Saldırtıyorsun şimdi polisleri
Tahammülün yok sana karşı gelene

Mahkemeler zaten senin emrinde

Çık bakalım çık bakalım dışarıya çık bakalım

İstifanı ver, koltuğu terket delikanlı kim bakalım
Sık bakalım sık bakalım biber gazı sık bakalım

Takkeni çıkart sopanı bırak delikanlı kim bakalım

Gel kardeşim tam zamanı şimdi uyan

Bu meydanda ki kardeşliğe sende inan
Omuz omuza verirsen asla korkma

Sakın bizi burda yanlız bırakma
Polis acaba bu memleketten değil mi?
Ücretlerini sen veriyorsun sanki
Aldığın vergiler haram zıkkım olsun

Yediğin mal mülk boğazına dursun

Çık bakalım çık bakalım direnişi gör bakalım

İstifanı ver, koltuğu terket delikanlı kim bakalım

Sık bakalım sık bakalım biber gazı sık bakalım
Maskeni çıkart jopunu bırak delikanlı kim bakalım

Her sözüne inananlara aldanma

Arkanda yalaka medyan olsada

Sende hava poliste gaz olsada

Artık konuşurken ağzını topla…
Topluma nefretini ve kinini saçma

Bu halka asla tepeden bakma
Sen kime ayyaş dediğini sanıyorsun
Geliyor sonun bunu biliyor musun?

Çık bakalım çık bakalım direnişi gör bakalım

İstifanı ver, koltuğu terket delikanlı kim bakalım
Sık bakalım sık bakalım biber gazı sık bakalım
Maskeni çıkart jopunu bırak delikanlı kim bakalım

Baskı ve zulmunle korkutamazsın bizi
Yurdumun direnen yiğitlerini
Sen bizi 3-5 çapulcumu sanıyorsun
Bu daha başlangıç bunu biliyorsun

Mp3: https://www.dropbox.com/s/yut4oe85cl6f7ht/Gaz%20Mar%C5%9F%C4%B1%20-%20%C3%87apulcular.mp3

New Yorklu Capulcular – Simdi Istanbul’da Olmak Vardi Anasini Satayim

29 Haziran 2013 by

New Yorklu Capulcular – Simdi Istanbul’da Olmak Vardi Anasini Satayim (Gezi Parkı Desteği)
12 June 2013 – 272,816 Views

Biz NewYork’lu Capulcular sokaktaki kardeslerimiz, esimiz dostumuz ve hic tanismamis olsakta simdiden ailemiz gibi sevdigimiz direnisci kardeslerimizi sevgiyle ve saygiyla selamliyoruz. Biz bu buyuk ailenin evden uzakta yasayan cocuklari olarak sizlere bu sarki ile destek vermek istedik. Farkli goruslerden gelen ve bir arada direnen sizler gibi biz de

Hic bir dernek, politik gorus veya siyasi olusuma bagli olmadan bir gecede hazirladik bu video’yu sizler icin.

Bu yaziyi yazmamizda ki amacimiz sizlerin bilmesini istiyoruz,

Ulkemizden uzaktayken, insan haklari ve demokrasi yolunda toplumlari aydinliga kavusturacak sanatcilarimiza destek olmak icin, sokaklarda ozgurlukleri icin direnen tum kardeslerimize destek olmak icin ayaktayiz.

Dunya uzerindeki hic bir sistemin, hic bir guc unsurunun Ogurluklerimizi, Dogamizi, Gencligimizi elimizden almasina musade etmiyecegiz,

Ve inanin ki Dunyanin ucunda Hayatta kalmis tek bir Capulcu bile olsa bu direnis bu durus bitmeyecektir.

Bilin ki

Yureklerimizden gelen tum sevgi ve baglilikla, sizlerle kolkola beraber yuruyoruz her ne kadar Dunyanin diger ucunda olsakta.

Tum iyi dileklerimiz sizlerle.

Simdi Istanbul’da olmak vardi Anasini Satayim.

(Ankara, Izmir, Adana, Bursa, Antakya, Eskisehir, …………….. Bitmez……)

NewYork’lu Capulcular

AÇIKÇA YAZACAĞIM ÇÜNKÜ BANA YAPTIKLARINDAN ONLAR UTANMADILAR!

27 Haziran 2013 by

AÇIKÇA YAZACAĞIM ÇÜNKÜ BANA YAPTIKLARINDAN ONLAR UTANMADILAR!
Deniz E……
”16 haziran 2013 pazar günü Ankara Kızılay’ daydım. 3 arkadaşımla buluştum direnişi uzaktan takip ediyorduk. Bir anda üzerimize gaz ve sis bombası yağmaya başladı Yüksel caddesine doğru kaçıştık. Çevik kuvvetlerin arasına düştük bir tanesi kolumdan tutup çantamı açmamı söyledi elini havaya kaldırmış her an copla girişecek. „Hayır“ diye kolumu çektim arkadaşlarımla birlikte 3 kişiydik tam ortamıza gaz bombasının pimini çekip attı, yetmedi suratımıza biber gazı sıkmaya başladılar, yetmedi coplarını savurmaya başladılar.
Oradan Karanfil sokağa kaçtık aşağı doğru sakin ilerlerken tam önümde çevik kuvvetleri buldum arkamı döndüm ve orada da çevikler birikmişti. Gayet sakin bir şekilde bekledim kolumdan tutup aralarına aldılar. Çantamı elimden alıp içini boşalttılar. Çantamda Türk bayrağını ve sütü görünce beni kolumdan tutup götürmeye başladılar. Arkamı döndüm ve arkadaşımı kanlar içinde döverek getirdiklerini gördüm. „Napıyosunuz siz“ diye bağırınca –„kes sesini orospu“ dediler. Daha fazla sesimi çıkarmamak için kendimi zor tutuyordum, tutuyordum çünkü dayak yememek için! ha onu geç polise mukavemet diye suçlarlar adamı.
Karanfil sokaktan Bakanlıklar ın orada ki gözaltı araçlarının olduğu yere doğru bi dolu çevikle birlikte yaka paça yürüyoruz. Yollarda grup grup toplanmış bide çevikler. Bakanlıklara varana kadar gördüğüm her çevikten işittiğim hakaretleri sıralıyorum;
-orospu
-terörist
-kahpe
-bunlar vatan haini
-bunu yatırıp s…….sin
-yok şöyle domaltıp s……sin
Yanımdakiler de sürekli kolumu sıkıp kes sesini diye uyarıda bulunuyorlardı konuşmamama rağmen. Dişlerimi sıkıp ilerledim yol boyunca.
Bakanlıklara yaklaşırken tabi yine aynı hakaretler eşliğinde, kalçamı arkadan elleyip sıkmaya başladılar. Arkamı dönüp „napıyorsunuz“ diye bağırdım tabi yine aynı cevap „kes sesini orospu“ oldu. Gözaltı araçlarının olduğu bölgeye geldik sıraya soktular beni. Polis kamerası kayıt yapıyordu kameraya bakmam için çenemden tutup ittirdiler. Ağzımı açmadım, hiç konuşmuyordum bi tane çevik geldi –„bu orospu niye hiç sesini çıkarmıyo la“ diyerek bacaklarımı tekmelemeye başladı, „yapma“ dedim, „sus“ diye tekrar tekmelemeye başladı. Sadece dişimi sıktım. Daha sonra arabanın camına kafamı saçımdan tutarak dayadılar „hiç bir yere bakma“ dediler, bakmadım saçımdan tutup tekrar kafamı cama vurdular.
Kadın polis geldi tekrar çantamı açtı Türk bayrağını görünce –„sıkışınca bunu mu gösterecektin?“ dedi. Büyük bir sabrım var hala susuyorum. Ağzımı açsam polise mukavemet diyor adamlar zaten. Arabalara bindirildik. Arkamda tellerin arasında arkadaşımı kanlı olarak otururken gördüm. Sağa sola bakmamız bile yasaktı. Arkadaş bana ordan „sakin ol sorun yok“ falan diyor bunlar „konuşmayın“ diye girişiyorlar. Polisin sicil numarasını alıp bana söyledi aklımda tutmam için. Polis bunu duyunca birden iyi oluverdi arkadaşımla öpüşüp koklaşmalar falan.
Ankamall’in yanında bulunan emniyet müdürlüğüne götürüldük. Betonların üzerinde oturtulup saatlerce bekletildik. Nezarethaneye götürdüler 17 kız bir koğuştaydık. İmza atmak istemediğim için yemek vermediler. İmza istenen kağıtları okumamam için ellerinden geleni yaptılar. Bi baktım „terör eylemi“ falan yazıyor yok artık! Bu güne kadar başka hiç bir eyleme katılmayan, hiç bir derneğe, kuruluşa vs. üyeliği olmayan beni örgüt üyesi terörist olmakla suçluyorlar. İmzalamam tabiiki. Nezarethane rezalet, kaşındırıcı sedir ve battaniyeler vardı sadece ama o kadar güzel insanlar vardı ki anlatamam o başka yazının konusu zaten iyi ki vardılar. Terörle mücadele de yattık bir de yuh! Kapı tamamen çelikti ve hiç penceremiz dahi yoktu. Tuvalete gitmek için bi taraflarımızı parçalamamız gerekiyordu. Barodan gelen gönüllü avukatlarımızla bile saatler sonra görüşebildik. 24 saat iyi kötü doldu ve bizim için ek süre istediler savcılık onayladı.
Bir an önce ifademizi verip sonuç almak istiyorduk işimizi uzattıkça uzattılar. O gün gözaltına alınan 118 kişiydik tabi dışarıda 118 insan eksik işlerine geliyordu. Ertesi gün geceye yaklaşırken ifademizi almak için başka tarafa götürdüler bizi. Sağolsun bi dolu gönüllü avukat bizi bekliyordu. Tuvalet tarafına sıkıştırıp, önümüze çevik kuvvetten barikat yaptılar avukatlarla konuşmamamız için. Aramızda bacağından plastik mermiyle vurulan, ayakta zor duran bir ablamız vardı. Oturmak istedi ve kadın polis –„sen gözaltındasın oturmaya hakkın yok“ dedi. Bunu duyup sinirlendim çeviklerin arasından kafamı çıkarıp avukata –„gözaltındayken oturmaya hakkımız yok mu?“ diye sordum o da bana „siz zaten gece yattınız tabii ki hakkınız var“ dedi. Ortalık bir anda gerildi bu polislerin amiri geldi ve bizi –„işinizi uzatırım“ diye tehdit etti. Avukatlar duyunca haklı olarak ne demek bu falan diye birden kaos yaşandı. Bizim ifadelerimiz alındıktan sonra serbest bırakılacaktık ama tehditkar amir dediğini yaptı ve tekrar nezarethaneye götürüldük. Keyfi olarak biraz tutulduk ve sonra çok şükür çıktık.
Baskılar ve tacizler hala facebook üzerinden devam ediyor. Soruyorum ben bu vahşileri kime şikayet edeceğim? ”

Yalnızlaşan Tayyip Erdoğan’ı okumak

27 Haziran 2013 by

Yalnızlaşan Tayyip Erdoğan’ı Okumak – Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat
Tarih:24/06/2013 Okunma Sayısı:105687 Türü:İç Politika

Zannedildiğinin aksine çevresinde Tayyip Erdoğan’ı yanlış veya doğru yönlendirecek bir “danışmanı” filan yoktur.

Tayyip Erdoğan, danışmanlarına kendisine “akıl verme yetkisi” bahşetmez çünkü. Böyle bir girişimi direkt “haddini bilmezlik” ve “saygısızlık” addeder.

Aklının ve bilgisinin Başbakan’a çok şey katacağına inanarak göreve başlamış, kısa sürede çanta taşıyıcılığına düşmüş, uzun vadede de uzaklaştırılmış veya kendisi çekip gitmiş nice danışmanlar gördük.

Bu anlamda bir ‘danışman çöplüğü’ gibidir Erdoğan’ın çevresi.

Tayyip Erdoğan’ın siyasi imajının yirmi bir günde büyük bir değişime uğradığını, sadece “on yılda yapılanlar, on günde yıkıldı” diyen Abdullah Gül kavramış olmasa gerek…

Herkesin kendi meşrebince “son çırpınış”, “tabanını diri ve uyanık tutmak”, “kökü dışarıda komployu bozmak” veya “balatayı yakmak” şeklinde okuduğu siyasi ve psikolojik gidişatın etkilerini ‘yerinde’ görmek için, Kayseri mitingini AKP’nin oy deposu semtlerden birinde, bir pastanede izledim.

On yılda gecekondudan bir AVM’ler ve toplu konutlar cennetine dönüşen İstanbul’un bu büyük ilçesinde sessizlik hakim. “Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz” propagandasından gaz alan bir tavırdan çok, gelişmeleri sessizce izlemek ve beklemek isteyen bir tavır egemen.

Sahibinin ve müşterisinin koyu AKP’li olduğunu bildiğim bu pastanede, Tayyip Erdoğan’ın ajitatif konuşması sükût altında izlendi. Kimse coşkuya kapılmadı, herkes önündeki çayı içti ve derin düşüncelere daldı. Belli ki bu üslûp, her şeyin eskisi gibi olacağı konusunda kimseye güven vermiyordu…
Tayyip Erdoğan’ın kişiliğini ve siyasi reflekslerini irdelemeye hakkı olanlardan biri olarak görürüm kendimi; çünkü yükselişe geçtiği yılları, gazeteci olarak çok yakınında izledim.

Pek çok yurtdışı seyahatinde heyetinde bulundum, Anadolu’nun neredeyse bütün illerini birlikte dolaştım.

Zaman insanı daha öfkesiz ve daha serinkanlı yapıyor. Geçip giden yılların etkisiyle, geçmişe ve geleceğe daha objektif bakmaya başlıyorsunuz. Beklentileriniz azaldığı için denge hesapları yapmaktan vazgeçiyorsunuz.

O bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın geldiği noktayı, yıllarca zulme ve haksızlığa uğramış bir muhalif değil, “tarafsız bir gazeteci” olarak irdelemeye çalışacağım.

Kendisini izlediğim yıllarda bir özelliği dikkatimi çekmişti: Tayyip Erdoğan, hiç ama hiç okumuyordu.

Elinde ne bir kitap, ne bir dergi gören olmadı. Yurtdışına yapılan uzun yolculuklarda, Dışişleri bürokratlarının gidilen ülke hakkında özenle hazırladıkları raporların kapağını bile kaldırmadı. Başbakan’a hazırlık yaptırmak için uçağın ön kısmına giden büyükelçiler, elleri boş ve bıkkın şekilde geri döndüler.

Dünyanın neresinde olursak olalım THY tarafından yetiştirilen günlük gazetelerin ruloso bile bozulmazdı. Dönüşe geçildiğinde, bakardık ki kimsenin dokunduğu yok, korumlardan biz isteyip okurduk gazeteleri.

ANA uçağında veya Başbakan’a tahsis edilen başka bir uçakta, özellikle Emine hanımın yer aldığı seyahatlerde Marie Claire, Cosmopolitan gibi moda ve kadın dergileri de bulundurulurdu. Gazetelerin katları bile bozulmazken, bu dergiler uçağın ön kısmında elden ele dolaşır, Emine hanım ve ona yaranmak isteyenler tarafından merakla incelenirdi.

Bunu, Tayyip Erdoğan’ın giderek kararan ve kendi içine kapanan çizgisini izah edebilir bir husus olduğu için anlatıyorum. Okumayan, internet kullanmayan, televizyonda sadece eşinin ve kızının izlediği dizilerden haberdar olan, yabancı dil bilmeyen, bir konuyu uzmanlarından dinlemeyi kompleks haline getirip “bana mı öğreteceksin” kavgası çıkaran bir adamın tükenişe doğru gidişini anlamak bakımından anlatıyorum..

Örneğin, bütün bu yirmi günlük sarsıcı süreçte, Tayyip Erdoğan’ı en fazla sinirlendiren şey olayların “siyasi değil, sosyal olduğunu” söyleyenler oldu. Mehmet Ali Alabora’ya bunun için taktı, Başbakanlık’taki toplantıda sendikacı bayana bunun için hışımlandı.

Oysa ne var bu tespitte?

Aksine, Tayyip Erdoğan’ı daha rahatlatması gerekmiyor mu?

Sorunun uyguladığı politikalardan veya kendi şahsından değil de toplumun değişim isteğinden kaynaklandığını ifade etmesi bakımından daha ‘kurtarıcı’ değil mi?

Hayır.

Buradaki sorun “sosyolojik” kelimesinde.

Hızla kültürel köklerine dönme eğilimine girmiş olan Başbakan, bu kelimeyi “kendi yetersizliğine” yapılmış bir vurgu olarak algılıyor.

Bitirdiği söylenen ve neresi olduğunu yıllardır tam anlayamadığımız “yüksek okulda” bu tür bilimsel eğitimler verilmediğinin ima edildiği vehmine kapılıyor.

Onun için “Biz, sosyolojiyi sizden mi öğreneceğiz” diyerek hiddet ve şiddet serdediyor.

Bozulmuş bir ezberle, belki de programlanmış bir beynin miadını doldurması ile karşı karşıyayız..

Tayyip Erdoğan’ın en büyük siyasi yeteneği, kendisine sufle edilenleri iyi alan ve rolünü iyi oynayan bir aktör olmasıdır.

Her zaman küresel programlar çerçevesinde hareket etti. Kendisini her zaman bu programlara göre konuşlandırdı.

Şimdi bu global desteğin flulaşmaya başlamasıyla öfke ve paniğe kapıldığını, köklerini ve kendisini besleyen alt kültürü referans almaya başladığını görüyoruz..

Öyle ki, “gömlek gibi çıkarıp attığını” ilan ettiği Milli Görüş’ün bile gerisine düştü. Şu anda siyasi kimlik ve kişiliğinin en alt tabakadaki katmanından sesleniyor. Ankara, İstanbul, Samsun ve Kayseri mitingleri Türk siyasi tarihine din istismarının hangi noktalara varabileceğini gösteren birer suimîsal olarak geçecektir.

Tayyip Erdoğan, bu kışkırtmacı tavrı, ayrıştırmacı dili, kendi gidişatı başta olmak üzere ülkenin yakın geleceği konusunda sadece bizlere endişe vermiyor; zira biz kendisini yeterince tanıyoruz.

Tayyip Erdoğan’ın, kötü Türk filmlerindeki “yobaz” tiplemesine giderek daha çok benzeyen yeni profili, bizlerden çok böyle bir kumaştan “demokrat” ve “gelecek yüz yılın” lideri tiplemesi çıkarmaya kalkışmış veya bu projeye samimiyetle inanmış olanlara endişe veriyor.

“Demokrat başbakan” libasının dikişleri büyük bir çatırtıyla söküldü çünkü. Bu çatırtıyı duymamak için sağır olmak gerekiyor.

Beğenelim veya beğenmeyelim, on yıllık AKP iktidarı döneminde topluma dayatılmaya çalışılan sahte demokrasinin lafzı bile bireyler üzerinde ‘eğitici’ bir işlev gördü. Herkes kendince ‘modernleşti’, bir şeyler öğrendi.

O bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın kullandığı lisan, kendi zannettiği gibi sadece “kentli elitleri” değil, AKP’nin artık kendisini “şehirli” sayan, son on yılda sinemaya gitmeye, çocuğunu özel üniversitelerde okutmaya, haremlik-selamlık şeklinde de olsa yüzme havuzlarına bile girmeye başlayan “yeni nesil muhafazakarları” da ürkütüyor.

Yıllardır kandırıldıkları “demokrasinin” dili değil çünkü bu…

Tayyip Erdoğan’ın mağma tabakasına doğru son sürat koşuşunu, bu yeni nesil de endişeyle ve alt üst olmuş bir şekilde izliyor..

Artık herkes şunu görüyor ki, iktidarda geçen on yıl Tayyip Erdoğan’ın siyasi kültürüne hiç bir şey katmamış. Aynı kalıplar üzerinden siyaset yapmakta ısrar ediyor ve toplumun da kendisi gibi aynı noktada kaldığına inanıyor.

Toplumla kendisi arasında, kendi kafasında kurduğu bir vesayet ilişkisi tesis etmiş.

Gezi Parkı olaylarının başladığı ilk günlerde “Ne istediniz de vermedik?” şeklindeki yaklaşım bunun en bariz örneği.

Toplumun taleplerini, demokrasilerde yeri olmayan bir “bahşetme-şükretme” denklemi içinde anlamaya çalışıyor.

İktidarının ilk yıllarında, elit azınlıkların iki yüzlü ve dışlayıcı yönetimlerinden sıkılmış geniş halk kitlelerine hitap ettiği düşünülen “Delikanlı tavırları halk seviyor” formülüne kendisini fazla kaptırmış ve bu yöntemin geçen on yıla rağmen siyasette halen geçerli olduğunu sanıyor.

Yeni bir neslin geldiğini, kabadayı ve dayatmacı tavırların artık itici olmaya başladığını göremiyor.

Daha kötüsü, toplumun tortularında kalmış 1950’li yılların kaba anti- komünist propagandalarından beslenen müptezellliğin, sapkın ahlakçılığın geçerli olduğunu düşünüyor.

“Kapıya şapka asma” iğrençliğinin 2013 yılı versiyonları ile kitleleri ayartmaya, gaza getirmeye, kandırmaya çalışıyor. Bu inanç ve umutla siyasi lisanını bayağılaştırdıkça bayağılaştırıyor.

“Bikini” üzerinden prim yapayım derken, kendisini yıllardır destekleyen modernist-liberal-kozmolit- elitist kesimi de ürküttüğünü fark edemiyor.

Açığa çıkan bir başka durum, Tayyip Erdoğan’ın tahminlerin de ötesinde yalnızlaşmış olmasıdır.

Bütün kararları tek başına vermek, farklı fikir ve inisiyatiflerin varlığını kabul etmemek, dışlayıcı, korkutucu, kibirli ve değersizleştirici yaklaşımları, yakın çevresini bile “Çevresi yanlış yönlendiriyor” diyenleri veya suçu “danışmanlarına” yüklemeye çalışanları yanıltacak kadar canından bezdirmiş.

Zannedildiğinin aksine çevresinde Tayyip Erdoğan’ı yanlış veya doğru yönlendirecek bir “danışmanı” filan yoktur.

Tayyip Erdoğan, danışmanlarına kendisine “akıl verme yetkisi” bahşetmez çünkü. Böyle bir girişimi direkt “haddini bilmezlik” ve “saygısızlık” addeder.

Aklının ve bilgisinin Başbakan’a çok şey katacağına inanarak göreve başlamış, kısa sürede çanta taşıyıcılığına düşmüş, uzun vadede de uzaklaştırılmış veya kendisi çekip gitmiş nice danışmanlar gördük.

Bu anlamda bir ‘danışman çöplüğü’ gibidir Erdoğan’ın çevresi.

Yok sayılmak ve değersizleştirilmenin sadece yakın çevresinde değil, parti teşkilatlarında da kendisini hissettirmeye başladığı saklanılmaz bir gerçektir. Gezi Parkı olaylarının patlamasıyla Erdoğan ile parti teşkilatları arasında ilk sınav verilmiş ve bu durum olayların yoğun akışı içinde dikkatli gözlerden bile kaçmış görünmektedir.

Fas dönüşü, teşkilatlarına görkemli bir karşılama talimatı verdiği halde ikircik yaşandığı unutulmasın. Önce teşkilatların karşılamaya hazırlandığı duyuruldu, sonra böyle “örgütsel” bir karşılamanın yapılmayacağı bildirildi.

Hatta Tayyip Erdoğan, kendisini dişe dokunur bir kalabalığın karşılayacağından o kadar emin olamadı ki, Tunus’tan hareketini saatler sonrasına tehir etmekle kalmayıp, Türk hava sahasına girdikten sonra bile İstanbul’a mı, yoksa Ankara’ya mı ineceğine karar veremedi.

Nihayet İstanbul’a inmeye karar verdikten sonra Tayyip Bey ve eşi bir süre uçaktan çıkmayıp, Egemen Bağış’ı önden göndererek yeterli sayıda insanın toplanıp toplanmadığını kontrol ettirmek zorunda kaldılar.

Parti teşkilatlarının Tayyip Erdoğan’ın yokluğunda,olayları diyalog yoluyla yatıştırma kararı alan Arınç-Gül ikilisine itaat etmiş olması, Tayyip Bey tarafından ileride hesabı mutlak görülecek bir husustur.

Teşkilatları tarafından belki de ömründe ilk kez yarı yolda bırakılmış olan Erdoğan, her ne kadar “kitlesel karşılanma” sorununu Melih Gökçek’in lojistik desteğiyle aştıysa da kendisini yepyeni ve oldukça tehlikeli bir pozisyonun içinde de buluvermiştir ki o da şu:

Yıllardır nasıl tasfiye edeceğini bilmediği, partisine göz diktiğinden adı kadar emin olduğu Melih Gökçek’e -amiyane deyimle-gebe kalmak!

Nitekim, İstanbul mitingi farklı etkenlerden dolayı ayrı tutulacak olursa; Kayseri, Samsun ve Erzurum mitinglerine beklenen katılımın gerçekleşmemesi Melih Gökçek faktörünü yakıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Tayyip Bey bundan sonra, güç göstermek istediği organizasyonlarda Melih Bey’in desteğine ihtiyaç duyacak gibi görünmektedir.

Özün sözü Erdoğan şu an, bütün tepkilerin neredeyse tek ve ortak hedefi olarak, giderek müptezelleşen dili ile dinci kesimlerin dar tabanına hapsolmuş ve de Melih Gökçek’e muhtaç bir şekilde yapayalnız ortada durmaktadır.
Tıpkı rahmetli Ecevit gibi “sağlık sorunları” gündeme getirilir, dahası “iş göremez raporundan” bahsedilir olmuştur. Hem de bizlerin ve Tayyip Bey’in azılı muhalifleri tarafından değil, Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Fehmi Koru tarafından!

Gelinen nokta itibarıyla, Gezi Parkı olayları bastırılsa, Tayyip Bey eskiden olduğu gibi yeniden tek başına her konuda karar verir duruma gelse bile sorunların bitmeyeceğinden , bizzat Tayyip Bey’in kendisi tarafından bitirilmeyeceğinden emin olunmalıdır.

Çünkü Tayyip Erdoğan, çok geniş bir cepheye karşı tek başına savaş açmış durumdadır. Önünde zor, yıpratıcı ve ne gibi bir hasarla sonuçlanacağı kestirilemeyen bir “intikam” süreci vardır.

Bir kere kitlesel eylemlerin hesabı, duvara slogan yazan 17 yaşındaki çocuklardan, köşe yazarlarına, dizi film oyuncularına kadar herkesten sorulmaya kalkışılacak, yeni ve sonu gelmez “Ergenekonvari” soruşturmalara yeltenilecek..

Facebook’undan twitter’ına, yabancı medyasından AB yetkilisine her kişi ve kurumla hesaplaşmaya girişilecek; toplumun artık korku duvarını aştığı kabullenilmeyerek yangına körükle gitmeye devam edilecektir.

En önemlisi de eğer bizler Tayyip Erdoğan’ı tanımışsak, Fas gezisi sırasında ve ilerleyen süreçte kendisini “arkadan vurduklarını” düşündüğü pek çok kişiyle “iç hesaplaşmaya” girişecektir.

Bülent Arınç ne kadar inkâr ederse etsin, diyalog yoluna yeltendiği için Tayyip Erdoğan tarafından mutlak surette ‘cezalandırılmak’ istenecektir…
Aynı şekilde, “Demokrasi sadece sandık değildir” diyen Abdullah Gül’ün isminin de defterin baş kısmına yazıldığı kesindir.

Olaylar esnasında “şakacı çocuklardan” bahseden gazeteleri, yayınlarını kesip olayları genişçe veren televizyon kanallarını, yakalanıp getirilen eylemcilere takipsizlik veren savcıları, “gösteri yürüyüşü anayasal haktır” şeklinde kararlar yazan hakimleri, cüppeleri ile yürüyüş yapan avukatları, “durakların yerini bile halka soracağız” diyen belediye başkanlarını saymıyoruz bile…
“Tayyip Erdoğan’ın bu kadar büyük bir hesaplaşmaya girecek gücü var mı?”

sorusunun cevabını ise bilmiyoruz…

Aslında kendisi de bilmiyor…

Ama deneyeceğini ve toplumun isyan duygusunu diri tutmaya devam edeceğini biliyoruz…

20130627-221403.jpg

Yakışır oğlumuza!

27 Haziran 2013 by

YAKIŞIR OĞLUMUZA Babası başbakan olduğu yıllarda o’nu bir işadamı, hayrına ABD’de okutuyordu. Olsun!.. Birkaç yıl önce ABD başkanı BUSH o’na Dünya Bankasında iş bulmuştu. Olsun!.. Evvelce evi, arabası falan yoktu.Şimdi trilyonluk evleri, arabaları hatta gemicikleri var. Olsun!.. … Aşağıdaki gibi bir ”bakkal dükkanına” ihtiyacı vardı, Allah onu da verdi!.. OLSUN, YAKIŞIR OĞLUMUZA!.. Babasının televizyonlara çıkıp: ”Mahallelerdeki bakkal dükkanlarını kapatın” demesinin sebebi şimdi anlaşılıyor.

——————————————— (Tezgah böyle hazırlanır. ) YAKIŞIRRRR BEEE!.. Kimin oğlu o!.. BİM marketlerini Başbakanın 28 yaşındaki oğlu aldı. Bakkallar kapanıyor, Bildiğimiz gibi ilaçlar da artık, marketlerde de satılacak. Tabi her markette değil. Şimdilik sadece BİM Marketlerinde. Bugünkü bu görüntünün temelleri taa iki yıl öncesinden atılmaya başlanmıştı. Bildiğimiz gibi 2-3 yıl öncesi itibariyle BİM marketleri bu kadar yoğun değildi.

Ama, Bugün 30 bin nüfuslu küçük bir ilçede bile, 6-7 bazılarında 8-9 şubesi olan BİM marketleri, bu ilaç paradigmasının uzantısı olarak çoğaltılması işlemi şuurlu şekilde gerçekleşti.

Bildiğimiz gibi Cüneyd Zapsu denen biri BİM hisselerini sattı ve bu satış akabinde en büyük payı Sayın Başbakanın 28 yaşındaki oğlu aldı. Hani şu 26 yaşında 13 tane şirketin CEO sunu yapabilecek beceri ve kapasite(!)deki oğlu… Ve bunun diğer temelleri hükümet ile Eczacılar arasında bir ay öncesinde yaklaşık 2000 kalem ilaç üzerinde fiyat anlaşmazlığı yüzünden çıkan sonuçta atıldı.
Mahalle bakkallarıda teker teker kapatlıyor. Vergi indirimi, Kredi, Af , YOOOKKK onlara. Veeeeeeeeee, ne diyelim, (Tezgah böyle hazırlanır. ) Vatana Millete Hayırlı Uğurlu Olsun ……. Şimdi biliyon dimi, BİM e verdiğin her kuruş, Erdoğan ailesinin cebine giriyor.

2.NOT AŞAĞIDA OKUYUN LÜTFEN…………….

Rakı, Amerikalı’nın.

Finansbank Yunanlı’nın …

Oyakbank Hollandalı’nın.

Denizbank Belçikalı’nın.

Türkiye Finans Kuveytli’nin.

TEB Fransız’ın. Cbank İsrailli’nin.

MNG Bank Lübnanlı’nın.

Alternatif Bank Yunanlı’nın.

Dışbank Hollandalı’nın.

Şekerbank Kazak’ın.

Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın.

Turkcell’in yarısı Finli’nin Rus’un.

Beymen’in yarısı Amerikalı’nın.

Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nı n.

Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın.

Eczacıbaşı İlaç, Çek’in. İzocam, Fransız’ın.

TGRT (Fox) Amerikalı’nın.

Demirdöküm Alman’ın.

Döktaş Fransız’ın.

Süper FM Kanadalı’nın.

Hepsi TÜRK’tü. Sadece 4,5 yıl önce. Çok önemli ….

B O R ASIL DEĞERİ 9 (DOKUZ) trilyon DOLAR DIKKAT 9 MILYAR VEYA 9 MİLYON DEGIL 9 trilyon DOLAR … ABD SADECE 40 KIRK MİLYON dolara KAPATACAK. YAZIKLAR OLSUN …. KAPTIRANA, verene SUSUP SEYREDENE …. Hepinizin Bildiği GİBİ ETİBANK öZELLESTİRİLECE. (VE ALICISI AMERIKA VE BOR İŞLETMELERİ ETİBANK bünyesinde. Konulan FİYAT 40 MİLYON $. Yaşadığın DÜNYAYI SORGULAYAMIYORSAN, BARİ ÜLKENİ SORGULA ….