Archive for Eylül 2010

Bir Yıldan Daha Az Bir Zamanda…

27 Eylül 2010

Bir Yıldan Daha Az Bir Zamanda…

Banu Avar, Haberler

26 Eylül 2010
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 24 Eylül’de New York’da CFR (Dış İlişkiler Konseyi) adlı örgütün yuvarlak masasındaydı. Ve bu gizli, masonik, ‘dünyayı işgal’ amacı güden Siyonist oluşumun toplantılarına 3. kez katıldı.

1997 de katıldığı toplantıda CFR’nin konusu Refah Partisi idi. Bu toplantı sonrası Refah Partisi içinden AKP doğacaktı.

Nisan 2001 ‘de Abdullah Gül yine masonik / Siyonist örgütün masasındaydı. Bu toplantıdan sonra AKP iktidara çıkacaktı.

AKP sahneye çıkmadan önce yollardaki taşlar CHP ve MHP’ye temizletilecek, bunun için özel bir görevli Kemal Derviş Türkiye’ye gönderilecekti.

Ve 9 yıl sonra Abdullah Gül, Türkiye’nin ‘tarihi virajında’ yine CFR (Council on Foreign Relations) Dış İlişkiler Konseyi masasına oturdu. Görüşmeler GİZLİ olduğu için, toplantı konusu hakkında Türk milletine bir açıklama yapılmadı.

CFR de ne?

Emperyalizm soyut bir kavram. Emperyalizmin eli kolu kafası yok. Görülebilir değil. Görülenler, CFR, Bilderberg, Trileteral mensupları. Küresel şirketlerin ağababaları, CIA nin başındakiler, NATO’nun Rassmussen’i, BM’nin Ban Ki Moon’u, İMF’nin Strauss-Kahn’ı, Brooking Enstitüsünün Kemal Derviş’i, psikopolitikin Vamık Volkan’ı, dünyayı parçalama uzmanı, Martti Ahtisaari, AB başkanı Rompuy ve bunların ülke içindeki uzantıları…

Dünyaya yön veren gizli örgütlerin en tepesinde CFR var. Yani Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations.) ‘Küresel Memurlar’ başlıklı yazımda yazmıştım:

‘Bu gizli örgüt, ilk paylaşım savaşı sonrası örgütlendi. Dev şirketlerin sahipleri, ve dünyanın en büyük kan emicileri çekirdek bir yapılanmada birleşti. Başkanı, Avrupa’nın en zengini Lord Rothshields’di. En büyük patlayıcı yapan fabrikalar, tüm savaş oyuncakları bu ailenindi.

Hedefleri tarih boyu diğer istilacılarınki gibiydi: Dünyaya ‘Yeni bir düzen’ kurmak, bunun için ulus devletleri ‘bölüp parçalamak!’

1927′de Amerika’nın en zengin adamı Rockefeller de onlara katıldı.. Dünyayı bir ağ gibi saracaklardı. Nato ve BM genel sekreterleri de, İMF, Dünya bankası başkanları da, AB yönetimi de, bazı devlet ve hükümet başkanları da bu gizli örgüt tarafından ‘atanmaktaydı’.

CFR yani Dış İlişkiler konseyi, Bilderberg ve Trileteral adlı bu gizli örgütlerin mottosu: ‘Herşey tek dünya devleti için!’dir.. Bunun tercümesi, ‘Herşey çok uluslu şirketlerin çıkarı için’dir.

Örgüt’ün onursal başkanı olan David Rockefeller hedefi şöyle açıklamıştır:

‘Dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte 1000’e çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir.. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir..’

Demekki küresel çetenin bekası için, ulus devletlerin tasfiyesi gerekiyor. Küçük olanı yutmak daha kolay. Bu nedenle ulus devletler önce şehir devletçiklere bölünecek sonra enerji ve madenler, su kaynakları ele geçirilecek. Planın özeti bu.

Planın hayata geçmesi , CFR’ye sadık devşirilmiş ‘siyasiler’e bağlı …

‘AKP’nin tüzük ve programında CFR imzası var.’

AKP bir CFR projesiydi. Amerikan gizli devletinin bir ürünüydü. Arslan Bulut ‘Küresel haçlı seferi’ adlı eserinde yazıyor:

‘New York’tan gönderilen memorandumda belirtilen Türkiye’nin şehir devletlerine ayrılması plânı, AKP Program ve Tüzüğüne hemen hemen aynı ifadelerle’ geçirilmişti. 2001 yılında bu hükümeti kuracak olanlara New York’tan gönderilen memorandumda ‘Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır.’ deniyordu.

AKP kuruldu. Program ve tüzük CFR ‘tavsiyesine’ uygundu. Ve 9 yıl sonra gelinen noktada Türkiye yerel yönetimlere ‘geçiş’ konusunda büyük adımlar attı. (Meraklısı Küresel Haçlı Seferinde CFR Memorandum’unun Türkçe ve İngilizcesine bir göz atsın.AKP program ve tüzüğüyle karşılaştırsın.)

Bu adımlar atılırken, küresel çete, başından beri olduğu gibi, sadece AKP ile iştigal etmedi. CHP, MHP ve SP içindeki ‘özel’ kişilikleri de yönlendirdi. Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel operasyonları ELİTLER eliyle yönetti. BASIN YAYIN ve ÜNİVERSİTELER’de darbeler yaptı.

Bunlara muhalefet edecek olanları Kanada’da beslenen hahamların ve benzerlerinin ‘iddialarıyla’ hapise tıkdırdı. TSK’yı önce NATO’yla zehirledi, ardından diğer CFR uzantılarıyla sızma operasyonuna tabii tuttu.

CFR’ce kurdurulan platformlarda, mesela Global İlişkiler adlı platformda, TSK’nın üst düzey mensuplarından, işadamlarına, siyasilere ve akademisyenlere kadar uzanan ‘seçilmiş elitler’ yeraldı. Bu şeytani plana uzak kalanlar, sahnenin de dışında kaldı. Sahne ışıkları altında olanların hepsi, ‘tek dünya’cı Rothshield/Rockefeller camiasının, periferisinde olanlardı.

‘Herşey Ankara’dan çözülemez!’

Şimdi ‘YEPYENİ’ bir anayasa yolda! CFR federasyon anayasası istiyor! Vazgeçilmezi ‘başkanlık sistemi’. Başbakan bu konuyla referandum ertesini açtı. Sonra birden konuyu kapattı. CFR memurları, ‘henüz erken’ ikazı yapmıştı.

‘Daha yavaş ve dikkatli’ adımlar atılacaktı.

Cumhurbaşkanı Gül, son CFR toplantısından sonra mesajı verdi: ‘Herşey Ankara’dan yönetilemez!’di.

CFR memorandumuna uygun olarak önümüzdeki 1 yıl içinde ‘YERELLEŞME /EYALET SİSTEMİ’ yani Rockefeller /Rothshields ‘Tek Dünyacı’ örgütünün nihai hedefi, fısıltılardan konuşmalara, derken yeni anayasaya geçecek ve gümbür gümbür gelecekti.

Türkiye Eyalet sistemine taşınırken, küreselcilerin en önemli iki aygıtının, Türkiye’yi mekan seçtiğini de açıkladı. Küresel sermayenin başkenti, New York, ilk kez yurtdışında bir ‘EYALET İRTİBAT BÜROSU’ açacaktı. İstanbul, evsahibi olacaktı. Doğu’dan sonra Türkiye’nin batısı da olandan kat kat fazla nitelikli ajan kaynayacaktı.

Yine İstanbul, 2011’de UNPF (BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NÜFUS FONU)na evsahipliği yapacaktı. (Bu kurumun yakın coğrafyada özellikle balkanlardaki nüfus manüplasyonu faaliyetleri incelenmeye değer.)

CFR, gizli ve açık örgütleriyle üzerinde çalıştığı, ‘İstanbul merkezli yakın Doğu federasyonu’ ve Diyarbakır merkezli Ortadoğu federasyonu’ vizyonunda adım adım ilerliyor..

.. CIA istasyon şefi Paul Henze’nin ‘Türk halkına sabah akşam ‘federasyondan’ bahsedilmeli, kulakları bu duruma alıştırılmalıdır!’ sözüne uygun olarak televizyon ve gazeteler marifetiyle, ‘federasyon’ ‘yerelleşme’ halk arasında ‘normalleştiriliyor’.

Ve medya ‘Sayın’ APO’nun siyasi bir aktör oluşunu beyinlere çakacak. Bundan sonra hergün her haber bülteninde karşınıza APO ve federasyon söylemi çıkacak

Birkaç ay sonra, 2011’de Türkiye daha sıkışık bir gündemle yaşayacaktır. ‘Zaman daralıyor’ …

Emperyalizmin Türkiye ve bölge planları, bir kukla devletçik ön görüyor. PKK ve siyasi kolu BDP, Barzani ile birlikte CIA ve diğer istihbarat birimleri eşliğinde adım adım ilerliyorlar.

Bunlar ‘boş laf’ olarak niteleyenler, son birkaç günün ‘görüşmelerini özetleyen haberleri alıp duvara yapıştırsınlar!

24 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde Fatih Erboz haberi:

*Adalet ve İçişleri bakanlıkları ile MİT, Genelkurmay Başkanlığından isimler, Öcalan’la görüşüyor.

*AKP, BDP’yle görüşüyor. BDP , APO’yla görüşüyor.

*PKK, ‘Türkiye ortak düşman!’ şiarıyla İsrail ve Ermenistan’la görüşüyor.

*MİT müsteşarı Hakan Fidan ABD’de CIA ile görüşüyor.

*CIA Direktörü Panetta, Fidan’la görüşme öncesi gizlice İsrail’e giderek MOSSAD Başkanı Dagan’la görüşüyor.

*Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik, Barzani’yle görüşüyor.

*PKK uzantısı STK’lar Barzaniyle görüşüyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül New York’da CFR ile görüşüyor.

Muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, Avrupa’da ECFR* üyeleriyle görüşüyor.

Halkla kim görüşüyor? CIA uzmanları ve bağlı memurlar halkla en sıkı fıkı ilişki içinde olanlar…

Bu araba devrilir!

Onlar Türkiye’nin iki cepheli bir çatışma ortamına gireceğinden sözediyor. Yani buna hazırlık yapmaktalar. Henri Barkey, ‘Kürt -Türk ve dinci – laik ekseninde çatışmalar’ bekliyor.

‘Dünyayı ele geçireceğiz!’ diyen küresel sermayenin komuta merkezi CFR emriyle, Türkiye hızlı bir virajdan geçiyor.

Sözümüz odur ki, bu virajın sonunda bu araba devrilir. Enerji anlaşmaları, uyuşturucu işleri, krom ve bakır peşkeşleri, Türkiye, İran,Suriye, Irak’ın parçalı haritaları yollara serilir…

Öncelikle, Güneydoğu’da yaşayan PKK ve uzantısı ağaların elinde tarumar olmuş yöre halkı, bu baskı ve zülme ‘yeter’ diyecektir. Ortak dertlerle kavrulan ülkenin her yanında mazlumlar da giderek seslerini yükseltecektir.

Bunu öngören yabancı istihbarat memurları, milli duruşu, Kürt Türk çatışmasında eritmek isteyeceklerdir.

Her unsuruyla Türk halkı, tüm partilerin içindeki vatansever güçler, bir araya gelecek, başımıza örülen çorabı delik deşik edecektir. Ve tüm bunlar 1 yıldan az bir zamanda gerçekleşecektir.

Bana gelen iletilerde sık sık kızgın bir tonda, ‘Çözüm ne onu söyle!’ diyen kardeşlerime sesleniyorum. ‘Çözüm hepimiziz!. O muhteşem pratik zekamızı kullanmazsak… ezilip gideriz!

Banu Avar
İLK KURŞUN

*ECFR : European Council on Foreign Relations.

banuavar@superonline.com
www.banuavar.com.tr

UPSD ve GALERİCİLER DERNEĞİ’NDEN ORTAK AÇIKLAMA

27 Eylül 2010

BASIN TOPLANTISI

Önceki gece Tophane Firuzağa Mahallesi Boğazkesen Caddesi Kadirler Yokuşu’nda bulunan Galeri Non, Outlet, Pi Artworks, Elipsis ve Apel Sanat Galerilerine yönelik saldırı, Türkiye’de demokrasiye, çok sesliliğe ve özgür düşünce ifadesine yönelik ağır bir tehlikenin varlığına işarettir.

İstanbul’un orta yerinde, bundan 17 yıl önce yaşanan elim Sivas olaylarını hatırlatır bir şekilde, tekbir getiren 40-50 kişilik bir grubun, “galerilerin kapılarının önünde içki içilmesini istemedikleri” bahanesiyle galerilere saldırarak camlarını kırmaları ve beş sanatseveri yaralamaları, yalnız sanata değil, Türkiye’nin barış ve huzuruna gölge düşüren, kabul edilemez çirkin ve vahim bir olaydır.

Faillerin derhal bulunması ve cezalandırılması, sanatçılara yönelik bu akıl dışı terör olayının deşifre edilmesi, İlçe Emniyet Amiri’nden Cumhurbaşkanı’na kadar tüm yetkili kurumları ilgilendiren bir sorumluluktur.

Bu olay yaşanmadan önce Tophane’yle ilgili kimi web sitelerinde adeta şuçun altyapısı oluşturulmuş, galeriler hakkında tehditkar ve şiddete davet eden yazılar yayınlanmıştır. Tüm bu veriler de olayın iddia edildiği gibi basit bir anlık asayiş sorunu olmadığını göstermektedir.

Ayrıca sürekli gündeme getirildiği gibi olay “galerilerin sürekli içki ile kaldırımları işgal etmesiyle” de ilişkilendirilemez. Yazın zaten sergi açılışı yapılmadığına göre son 2500 saatte yalnız 3 saat süren bir açılışın sokağa taşabilecek bölümü, bu saldırılara gerekçe olabilir mi? Kaldı ki sanat ortamları, gittikleri her bölgeye medeniyet, değer ve dostluk taşır. Sergi açılışlarına gelen insanlarımızın da,  iddia edildiği gibi “mahalle halkını rahatsız edecek” tavırlar sergileyen bir tipoloji olmadığını galerilere giden herkes bilir.

Suçun failleri arasında olabileceği saptanan 7 kişi bildiğiniz gibi önce gözaltına alınmış ardından serbest bırakılmışlardır. Bizler polis değiliz. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, acımasızca sanat severlere ve sanatçılara saldıran bu organize grubun yadsınamaz varlığıdır. Şayet bu suçları işleyenler hüküm giymezlerse, kolektif ve kamu düzenine, hatta ülkenin temel taşlarına meydan okuyan bu şahıslar, bundan güç alarak tehlikeli heveslerini tekrarlama girişiminde bulunabileceklerdir.

Bunun da anlamı, bir daha ki sefere yapacakları benzer girişimin çok daha vahim sonuçlar doğurabileceğidir. Yaşanan dramatik olayların bir cana mal olmamış olması en büyük tesellimizdir. Ancak bu tesellinin, şayet ciddi bir ihmal yaşanır ve ağır sonuçları da engellenemezse, hiç bir anlamı kalmaz. Hiç kimsenin yaşananları küçümseme hakkı yoktur. Bu nedenle tüm yetkililerin bu ağır riskler karşısında üzerlerine düşen sorumlulukları çok geç olmadan almaları şarttır. Çünkü bizler, bu ülkenin aydınları olarak bedel ödemekten bıktık. Muammer Aksoy’dan, Uğur  Mumcu’ya, Ahmet Taner Kışlalı’dan Necip Hablemitoğlu’na, Onat Kutlar’dan Hrant Dink’e, bu ülke sayısız demokrasi şehidi vermiştir. Buna bir de Sivas’ta kaybettiklerimiz eklendiğinde, fatura çok daha kabarmaktadır. Bizler yeni kayıplar yaşamak istemiyoruz ve bu ülkenin barış ve huzur hakettiğine inanıyoruz. En büyük arzumuz da, Tophane’de bulunan galerilerin mahalle halkıyle tekrar en sakin ve en yapıcı diyaloglara girebilmesi ve her iki kesime de çok yararlı bir ilişkinin, huzur içinde tekrar başlayabilmesidir.

Bizlerin, ne Tophane, ne de başka bir semtin sakinleriyle hiç bir sorunumuz yoktur. Halkımız, bizim atar damarımız, olmazsa olmaz izleyicilerimiz ve baştacımızdır. Bizlerin ana hedefi, yaşanan “terör”ün baş aktörlerinin saptanması ve nereli olurlarsa olsunlar adalete teslim edilmeleridir. Hiç kimse bu olayları “muhafazakarlık” la da açıklayamaz. Kimsenin Türk toplumunun hiç bir kesimini böylesine gözü dönmüş bir eşkiyalıkla suçlaması düşünülemez.

Bize üzüntü veren diğer bir konu, yetkililerin bu olayı açıkca kınamaya yanaşmamış olmalarıdır. Gönül isterdi ki bugün Türkiye’yi idare eden isimler bu olayın ertesi günü bir basın toplantısı veya demeçlerle konunun üzerine gitsinler. Bu tavrı görememiş olmak ayrıca düşündürücüdür. Herkesin özellikle son aylardaki kampanyalarda, “AB standardlarında demokrasi, hoşgörü, farklı kültür ve yaşam tarzlarına saygı”dan bahsettiği bir ortamda, buna bir anlam veremedik.

Ayrıca bu konuda şu hususa da parmak basmak istiyoruz: Başka bir yaşam tarzına, örneğin muhafazakar insanlara yönelik herhangi bir şiddet içeren olay yaşansa, bizler bunu ilk kınayan ve ilk üzerine giden kesim oluruz. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü bu ülkeyi hepimiz beraberce kardeşçe paylaşıyoruz ve kim ne derse desin, kim hangi olayın fitilini ateşlemeyi denerse denesin, emeline ulaşamayacak, Türkiye’nin iç yapısının tutkalını çözemeyecektir.

UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) ve Sanat Galericileri Derneği,

23 Eylül 2010 Perşembe günü saat 11.30’da Sinema Sevenler Derneği’nde Türk sanat ortamının ve farklı sanat dallarının geniş katılımıyla bu ortak açıklamayı yaparak Türk kamuoyunu yaşanan olaylar hakkındaki görüşlerinden böylece haberdar etmiş ve gerek suçluların bulunması, gerek Tophane, gerek tüm Türkiye’de sanat galerilerinin rahat çalışması için gereken huzur ortamının korunması için bu açık çağrıyı yapmıştır.

Buraya kadar gelerek bizlere destek veren tüm sanat ve sivil toplum kuruluşlarına, tüm aydınlara, sanatçılara ve sanatsever halkımıza çok teşekkür eder, saygıyla kamuoyumuza duyururuz.

Bedri Baykam                                                                         Doğan Paksoy

UNESCO AIAP                                                    Sanat Galericileri Derneği Başkanı

Türkiye Ulusal Komitesi

UPSD Başkanı

(Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği)

BEKİR COŞKUN’DAN, HABERTÜRK’ün Yayımlamadığı 12 Eylül referandumu yazısı

27 Eylül 2010

“Bekir Coşkun, Habertürk’teki köşesinde, 12 Eylül’de yapılacak olan
referandumu yazdı. Coşkun, 12 Eylül darbesiyle bugün yaşananları yan
yana koydu.”

“Evet” derseniz, ikiziniz olacak…
“EVET” derseniz iki tane “12 Eylül”ünüz olacak…
İkiz “12 Eylül”ler…
Birbirinden farksız…
Koyun Mamak’ın yerine Silivri’yi…
GATA gibi hastaneler, diyelim ki o günlerde yaşlı siyasetçilerin
kapatıldığı Zincirbozan…
Fişlemelerin yerine telefon dinlemelerini koyun…
Kenan Evren’in yerine, tek karar verici, tek adam, tek ses, tek seçici
Tayyip Erdoğan’ı oturtun…
Eğil…

O tek kişinin akşam aklına geleni sabaha kanunlaştıran bir parlamento…
Adı ister “Kurucu Meclis” olsun, ister “Temsilciler meclisi”, ister
“Türkiye Büyük Millet Meclisi”…
Oturtun; Sadi Irmak’ın yerine Mehmet Ali Şahin’i…
Eğil…

Korku aynı korku…
Sabah karanlıklarında evlere baskınlar bire bir…
Sorgusuz-sualsiz alıp götürülenler…
Mahkûm olmadan iki sene hapiste unutulanlar tıpatıp…
Kovulan-atılan-içeri tıkılan gazeteciler, profesörler, aydınlar…
Sinmiş sermaye, pısmış sendikalar…
Asılanların yerine; yüreği dayanamayıp erken çekip gidenleri, kendi
şakağına kurşun sıkanları, ranzasının demirine kendini asanları
düşünün…
Eğil…

Ve yine sonunda bir anayasa referandumu…
Birinci 12 Eylül’ün asker darbecilere dokunulmazlık sağlayan geçici
15’inci maddesi kalkıyor… Bu kez yerine; sivil darbecilere
dokunulmazlık sağlayacak aynı işlevde üç madde geliyor…

Tarih yine 12 Eylül…
“Evet” derseniz…
İki tane “12 Eylül”ünüz olacak…
Birinci; 12 Eylül…
İkinci; 12 Eylül…
Nasıl ki bugün inkâr edip de, birincisine “evet” demekten utandınız…
Aynısı olacak…
İkizine “Evet” derseniz…
Utanacaksınız…

24 Eylül 2010

Atatürk Suçludur

24 Eylül 2010

A. Taner KIŞLALI, Cumhuriyet, 2 Mart 1994

Biz, asıl suçluyu bir kenara bırakıp suçsuzlarla uğraşıyoruz!
Evet… Bugünkü ortamın tek suçlusu Atatürk’tür!..
Eğer bugün 60 milyon insanımız, Batı Trakya’daki Türkün durumunda değilse, bunun suçlusu odur!
Eğer 1923’te, kişi başına düşen ulusal geliri 70 dolar olan bir toplum, şimdi 2700 dolara ulaşmışsa; bunun suçlusu odur!
Eğer 1929 – 39 yılları arasında, bütün dünyada sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye’de yüzde 96 artmışsa; bunun suçlusu odur!
Eğer Türk işçisi, Batı’daki gibi, çocuk yaşta yeraltında günde 14 – 16 saat çalıştığı dönemler yaşamamışsa; bir oy hakkı için bile, Fransız işçisi gibi, 59 yıl kanlı bir savaşım vermek zorunda kalmamışsa; bunun suçlusu odur!
Eğer Türk kadını; yasal olarak erkeğine eşitse; “köle” değilse, seçme ve seçilme hakkını, Fransız kadınından bile önce elde etmişse; kadınlar bugün Türkiye’de vali, bakan, başbakan bile olabiliyorsa; bunun suçlusu odur!
Eğer 1923’te Darülfünun’daki öğrenci sayısı 2100 olan bir Türkiye’de, bugün yüzbinlerce genç üniversitelerde okuyorsa; bunun suçlusu odur!
Eğer açık havadaki klasik müzik konserlerini onbinlerce genç izliyorsa; bunun suçlusu odur!
Eğer şeyhülislamlar “fetva” verip Kuran’ın Türkçe basımını engelleyemiyorsa; ezanlar düşman bayraklarının gölgesinde okunmuyorsa; bunun suçlusu odur!
Eğer bugün, Köy Enstitülü binlerce köylü çocuğu, kültür yaşamımıza damgalarını vurabiliyorsa; bunun suçlusu odur!
Eğer 1923’lerde Ortaçağ karanlığında yaşayan bir toplum, bugün 21. yüzyılın aydınlığında bir ölçüde yaşayabilmişse; bunun suçlusu elbette ki odur!
Atatürk’ün suçları saymakla bitmez.
* *
Bir zamanlar kralların, şahların, cumhurbaşkanları nın, başbakanların Ankara’yı ziyaret için kuyruk olmalarının sorumluluğu da Atatürk’e aittir…
Baskı rejimlerinden kaçan yüzbinlerce Batılı bilim adamının bir zamanlar Kemalist Türkiye’yi seçmesinin sorumluluğu da…
Faşit Mussolini’nin bile Türkiye’yi “Avrupalı” saymasının günahı da…
Ama suçlunun suçlarının iyi anlaşılabilmesi için, suçsuzların suçsuzluklarını n da unutulmaması gerekir.
Sokaktaki adamın bile “miras hakkı”na dokunulamaz iken… Atatürk’ün vasiyetini çiğneyerek, Türk Dil ve Tarih Kurumlarını devletleştiren, Atatürk’ün miras gelirlerini, devletin aldığı memurlara dağıtan “beş general” suçsuzdur!
“Ben Atatürkçüyüm ve laikim” diyerek, din derslerinin zorunlu olması hükmünü anayasaya koydurtan, Alevi’nin, Hristiyan’ın, Yahudi’nin, “Sünni inancı”nı öğrenmesini zorunlu hale getiren Marmaris’teki emekli adam suçsuzdur!
Köy Enstitülerini kapatırken imam-hatip liseleri açanlar…
Laik liselerde eğitim görenlerin sayısı son 20 yılda 3 kat artarken, imam-hatip okullarını bitirenlerin sayısının 14 kat artmasını sağlayanlar.. . Menderes’ten, Demirel’e, Özal’dan Yılmaz’a, tüm “Atatürkçü laik” başbakanlar suçsuzdur!
Milli Eğitim Bakanlığı’nı şeriat yanlılarının işgaline terk edenler…
Sağlık ve Tarım Bakanlıklarını şeriatçılara peşkeş çekenler…
İçişleri Bakanlığı’nın yapısını bozup valilerin, kaymakamların, emniyet müdürlerinin şeriatçı olması için kollarını sıvayanlar…
Hepsi, hepsi suçsuzdur!
Asıl suç, Harp Okulu’nu şeriatçılara açmamakta direnen Kemalistlerdir! ..
Sokaktaki adama küfreden suçludur; ama Atatürk’e küfreden suçsuzdur!..
* *
Erbakanlar, Mezarcılar, Dicleler… Holding solcuları, numaracı cumhuriyetçi liboşlar… Şeriatçı, Kürt ırkçıları…
Hepsi de haklılar!
Onların ayaklarının altına halıları kim döşedi?
1950’den beri bu ülkeyi yönetenler değil mi?…

Aşağılanmak bir insan hakkı mıdır?

23 Eylül 2010

Karikatür